Barış için…

Herkes kendi milliyetçisinin karşısında dik durmadığı sürece barışı sağlamamız imkansız. Çünkü karşı tarafın milliyetçisini tenkit etmek saldırı olarak algılanır ve otomatik savunmaya geçilir. Ama demokrat insanlar, kendi milliyetçilerini kontrol altına alırlarsa bu iş çözülür. İki tarafında milliyetçileri silahlı, nasıl karşı duralım diyenlere, içinizdeki barışa, özgürlüğe, eşitliğe olan inanç her türlü silahtan güçlüdür.

Nefret filmi ve Arap ülkelerindeki olaylar

Dünya cumhuriyetçilerinin (milliyetçilerinin) yüzünde büyük bir gülümseme, neredeyse kutlama yapacaklar. Son yıllardaki değişime olan nefretlerini “ya bak gördünüz mü” şeklinde dışa vurmalarını sağladı bu olaylar. Ama Dünya Demokratlarının, kimin görüşme talep edip, kabul edilmediğini, kimlerin cumhuriyetçi aday Romney’in kazanması için herşeyi yapabileceğini bildiklerinden eminim. Dünya cumhuriyetçilerinin (milliyetçilerinin) seçim sonucu ile değişimi durdurabileceklerini sanmalarını da anlayabiliyorum. Ama anlayamadığım düşman bildiklerinin boyun eğip, diz çöküp, yalvarmasını görmek için kaç insanın canını almaya hazır oldukları; bir, bin, milyon, milyar?

Hiç bir insana zarar verilemeyeceğine inandığım için onlar gibi hasmane nutuklar çekemem, ama bir şey için söz verebilirim: unutmayacağız.

Zaman Barış zamanıdır

Nedir içimizdeki bu nefretin nedeni?
Herkesin yemin edip, ölümüne saldırmasımıdır vatan sevgisi?
Karşındakine diz çökertip, yalvartmakmıdır başarının göstergesi?
Yok mudur içimizde kalan bir yudum insan sevgisi?

Çok mu zor bizden olmayanın uzattığı eli sıkmak?
Çok mu zor görüşü, inancı ne olursa olsun saygı duymak?
Çok mu zor herkese yerini bilmesini söylemeden yaşamak ?
Bu kadar zor mu dili,dini,ırkı farklı olsada insanı sevmek?

Duymazmıyız derinlerimize gömdüğümüz o idealist çocuğun haykırışını?
İstemezmiyiz kendi yaratttığımız gerçeklerle katılaşmış yüreğimizin, ilk günkü gibi coşku ve ümitle çarpmasını?
İstediğimiz mutluluk değil mi, bir ömür boyu sürmesini?
Hayallerimizde saklı değil mi, korkularımız ile yok ettiğimiz o mutluluğun gerçekliği?

Boşuna bakmayın ilk harflere, yoktur içinde hiçbir gizli mesaj,
İyilikten ümidini kaybetmemiş bir idealistin gönülden sözleridir bunlar.
Sözlerimden dolayı varsa incittiğim şimdiden affola,
Çünkü insandır esas olan, insanı insan yapansa saygıdır insana duyulan.

Açılım devam edecek

Ulusalcıların dinci kanadındaki bir gazetede gördüğüm “ ‘Açılım’ diyeni susturun” sözü ile şoka uğradım. Allah’a inanan bir mümin nasıl böyle nefret dolu bir söz söyleyebilir diye düşünürken hatırladım, dinciler aslında ulusalcı sistem içinde yetişmekten dolayı dindar olma vasfını kaybetmiş ulusalcılar idi.

Dünya çapındaki tüm ulusalcıların kan ve gözyaşı istediğini görüyorum, eskisi gibi belirledikleri sınırlar içindeki insanları sınırsızca ezebilmek istiyorlar, buna da bağımsızlık diyorlar. Kürt ulusalcıları da bundan ayrı değiller, sınırları belirlenecek bir coğrafyada bulunan Kürt halkını özerkçe (!) ezmek istiyorlar, bir de utanmadan bunun adının başına “demokratik” ekliyorlar, aslında ulusalcılar bunu hep yapıyor: karşı oldukları kavramları yaptıkları işlere ad olarak veriyorlar (herhalde yaptıklarının kötü olduğunu bildiklerinden tepkiyi azaltmak amaçlı yapıyorlar), Amerika’daki ulusalcılar da (Bush ekibi) Irak işgalini özgürlük ve demokrasi getiriyoruz diye sunmamışlarmıydı. Ama Kürt ulusalcılarının unuttukları birşey var ne Türkiye ne de Dünya demokratları buna izin vermezler. Kürt siyasetçilerin artık demokratların yanında mı yoksa ulusalcıların yanında mı olduklarına karar vermeleri gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti gözü kan bürümüş ulusalcılar ile mücadelesini kararlılık ile sürdürürken, ülkemizdeki tüm vatandaşların hakkı olan temel hak ve hürriyetler ile ilgili açılımları da en kısa süre de tamamlayacaktır.

Kriz nasıl bitecek?

Ulusalcıların sıkça dile getirdiği soru bu: “Kriz nasıl bitecek?” Tabi yaptıkları analizlerde ulus-devlet modeli bazında olduğu için bir çıkış yolu bulamıyorlar. Bulabildikleri tek çözüm bir savaşın çıkması. Fakat bunun çözüm olmadığını Cemil Ertem’in aşağıdaki yazısında görebilirsiniz:

” Bu kriz, kapitalizm tarihindeki en önemli dönüşümlerden birini gerçekleştirecek kadar derin. Bu anlamda yaşadığımız dönüşüm, ne 20. yüzyılın başındaki ulus-devletleri oluşturan savaşlara ne de 1929 büyük krizinin İkinci Dünya Savaşı’yla sonuçlanan paylaşımına ve yeniden yapılanmasına denk geliyor. Her iki büyük dünya savaşı aslında birbirini tamamlayan paylaşım savaşlarıydı. Ancak bu savaşlar, bugünkü krizi oluşturan kapitalizmin dinamiklerini ortaya çıkardılar. Özellikle, ikinci savaş, bugün krizin kaynağı olan ABD’nin hegemonyasına dayalı sistemi oluşturdu.

Madeleine Albright, ABD Dışişleri Bakanıyken, ‘Güç kullanmak zorundayız, çünkü biz Amerikayız’ diyordu. Yani ABD, uluslararası hukuku çiğneyerek sistemin bekası için savaş çıkartabilir bu da meşrudur anlamına gelen bu anlayışı, ABD yıllardır sürdürdü. Bu anlayış, sürekli savaş halini anlatır aynı zamanda. Bu sürekli savaş hali, bugünkü krizi oluşturan ekonomik sistemin en önemli dinamiği olarak var oldu.

İkinci savaştan sonraki ABD egemenliği, savaş olgusunu, hâkim ulus-devletlerin çatışması olmaktan çıkartarak, küresel ve sürekli bir şiddet hâkimiyetine dönüştürmüştür. Bir müddet sonra dünya sistemi, refah devletinden (welfare state) savaş devletine (warfare state) geçmiştir. Bu şu anlama geliyor; ulus-devletler, ABD egemenliğinde, insan haklarını, hatta mülkiyet haklarını ihlal eden ve şiddetle, terör yaratarak egemenliklerini sürdüren bir aşamaya geçmişlerdir. Bu geçişin tarihi, 1970’lerin başıdır.

Grafikte bu trendi görüyorsunuz. Bugünkü krizin siyasi kaynağı olan toplumsal kargaşa ve savaşlar, doksanlı yıllara kadar sürekli artmış ve sistem kendisini savaşa dayalı olarak üretmiştir. Ancak doksanlı yıllardan itibaren Latin Amerika’dan başlamak üzere savaşların azaldığını görüyoruz. Savaşların azalmasına karşın sistem, düşen kar oranlarını finansal yapıyı ‘şişirerek’ telafi etmiş ve bizi krize götüren 600 trilyonluk balon yaratılmıştır.

KRİZ YALNIZCA ‘ESKİ’ SEKTÖRLERDE VE FİNANSAL YAPIDA

Bugün yaşamakta olduğumuz büyük dönüşüm, aslında geride kalan ve savaşa dayalı sektörlerle bu sektörleri besleyen finansal yapıya kriz olarak yansıyor. Mesela marka ve teknolojiyi öne çıkaran bilişim devleri, ürün üstüne ürün çıkartıyor ve yok satıyor. İletişim teknolojileri, fizik, nükleer fizik, gen teknolojileri, tıp ve ileri bilgi işlem teknolojilerinde, bunların ürüne dönüştürülmesinde niye kriz yok… Kriz, silah sanayilerini oluşturan, sanayi kapitalizminden kalma sektörlerde ve onları besleyen finansal sistemde… Ama bu sorunlu yapıyı, 20. yüzyılın başından beri sürükleyen gelişmiş ulus-devletler de bugün çok ciddi siyasi kriz içindeler. Suriye’yi ve İsrail’i yaratan da onlardır ama şimdi hem Suriye’den hem de İsrail’den kurtulmak o kadar kolay değil. Suriye’deki iç savaşa varan siyasi krizi, siz bugün Yunanistan’ın ve Akdeniz Avrupası’nın ekonomik krizinden ayrı tutamazsınız.

Bu açıdan savaş, tam da bu krizi ve onun siyasi yapılarını üreten bir dinamiktir. Savaşa dayalı Askeri Keynescilik, 1929 krizindeki ‘talep yetersizliğini’ aşmıştır ama bugün krizi oluşturan dinamik, savaşı oluşturan bütün ekonomik ve siyasi yapıların yerinde durmalarında ısrar ediyor. Bu açıdan bugün savaş çözüm değil tam aksine krizi derinleştirecek bir yöntemdir. Çünkü bu kriz, ne bir teknoloji tıkanıklığı ne de talep yetersizliği krizidir.

Peki o zaman çıkış nasıl olacak? Bunun da cevabı Ahmet Altan’ın yazısında:

” Ekonomide ise daha da ciddi felaketler yaşıyorlar. Yunanistan düpedüz battı. İtalya, İspanya, Portekiz, İzlanda, Macaristan sallanıyor. Avrupa Birliği ne yapacağını tam kestiremiyor. Dünyanın “süper gücü” Amerika’nın, borç sorunları yaşadığı için “kredi notu” düşürüldü. Çok garip ve dengesiz bir görüntüleri var gelişmiş ülkelerin. Bir uçlarında “uzay teknolojisi”, diğer uçlarında ise büyük bir beceriksizlik ve şaşkınlık duruyor. Teknolojileriyle yeni bir çağ yarattılar. Ama belli ki bu yeni çağa uygun biçimde örgütlenemediler. Toplumlarını bu yeni çağa hazırlayamadılar. Üretimde “insan” yerine robotlar kullanıyorlar ama işlerini robotlara kaptıran kalabalıkları ne yapacaklarını planlayamıyorlar. Yağma çetelerinin bile kullandığı “twitter” teknolojisine sahipler ama bu “twitter” çağına uygun bir devlet örgütlenmesi oluşturamıyorlar. Hâlâ geçen yüzyılın finans sistemini sürdürmek için uğraşıyorlar. Eğitim sistemini yenileyemediler. Yeryüzündeki gelir dağılımı adaletsizliğinin ve işsizliğin yarattığı büyük göç dalgalarının yol açtığı “ırkçılığa” karşı kitlelerinin toplumsal bir hazırlıkları yok. Küreselleşmenin mucidi onlar ama küreselleşmeye uygun bir zihinsel iklimi oluşturmakta çok geç kaldılar, en “elit” kesimlerinde bile “milliyetçilik” duyguları kuvvetli, bir keresinde bir Alman politikacıya, “Siz önce Avrupalı sonra Alman mısınız yoksa önce Alman sonra Avrupalı mısınız” diye sormuştum, hiç düşünmeden “Önce Almanım” demişti. Hem bir “birlik” kurup hem de o birliğin “doğal” bir parçası olmaz, o birliğin içinde kendinizi hep o birlikten başka biri olarak algılarsanız, bugün yaşananlar yaşanır işte, birlik içindeki üyeler birbirini kandırmaya uğraşır. Gelişmiş olmanın en önemli özelliklerinden biri “ders çıkarma” yeteneğine sahip olmak sanırım. Bu yaşananlardan dersler çıkarıp kendilerini düzelteceklerdir ama korkarım “ders” biraz uzun sürecek. Ve, dünyayı da etkileyen epey sancı çekilecek.”

Kısaca ulusalcı metodlar ile bu krizden çıkmanın imkanı yok. Ulusalcıların değişimi yani gerçek demokrasiyi kabul edip, ona uygun bir düşünce ve söylem yapısı geliştirip, bu yapıyı kurumsallaştırmadıkları sürece bu kriz devam edecek.

Bilgisayar ve İnsan

Değişimi, bilgisayarlara aşina olanlar için daha değişik bir şekilde anlatmak istiyorum. Bildiğiniz gibi bilgisayarlar zaman içinde donanımsal (hardware) olarak  geliştiler, hızlandılar. Buna paralel olarak yazılımlar da (software) gelişti. En ilkel programı, en gelişmiş olan bilgisayarda çalıştırabilmenize rağmen, en yeni programları eski bilgisayarlarda çalıştıramıyordunuz. İnsanda da durum aynı; eski fikir ve düşünceleri çok olay bir şekilde yaşlı yada genç bütün nesillere anlatabilirsiniz ama yeni bir fikir yada düşünceyi yalnız genç kuşaklar çabuk bir şekilde alabilir. Eski bir programı çalıştıran yavaş bir bilgisayara yeni bir programı yüklemeye çalıştığınızda sorunlar (system error) baş gösterir. Ümidim bu sorunların Norveçteki gibi bir caniliğe dönüşmemesi (bilgisayarın kendini kitlemesi) ve herkesin gerekli donanım yükseltmeleri (upgrade) ile yeni programı çalıştırabilir hale gelebilmeleridir. Barış (en son sürüm program) sizlerle olsun.

Komutanlar bıraktı

Türkiye’de değişimin direnme aşamasından oluruna bırakma aşamasına geçmeye başladık. Ben anayasa değişikliğinden sonra gerçekleşmeye başlar diye tahmin ediyordum ama komutanların bırakması çok daha etkili oldu. Daha öncede söylediğim gibi herkes için aynı anda olmayacak bu geçiş, insanların algı düzeyine göre değişen bir süreç söz konusu olan. Tüm Türkiye vatandaşlarına hayırlı olsun.

Geçen hafta Norveçli bir ulusalcı düşman olarak gördüğü demokratlara karşı bir katliam gerçekleştirdi. Bu katliamda yaşamlarını yitiren tüm kardeşlerime Allah’tan rahmet, yaralanan kardeşlerime ise acil şifalar dilerim. Demokrasiye, hoşgörüye, çokkültürlülüğe ve barışa inanmış tüm dünya demokratlarının başı sağolsun. İlk başta bu katliamı yapan caniyi nefret ile kınıyorum yazacaktım ama daha sonra “nefretle kınıyorum” sözümü “kınıyorum” olarak değiştirmem gerektiğini düşündüm. Eli kanlı bir katil de olsa bir insandan nefret etmeye başlarsam, bir süre sonra bu kin ve nefret gözlerimi kör eder ve sonun da onun gibi olmaya başlarım. İnsanı koşulsuz sevmeli ve saygı duymalı, varsa yanlışları incitmeden söylemeli, ısrar edip eyleme dökerse hukuk dışında bir cezalandırma düşünülmemeli. İyiliği bile savunuyor olsak aşırıya kaçmamalı, tevazuyu elden bırakmamalıyız, her türlü aşırılık kendimizi büyük görmemize ve kötüye dönüşmemize neden olur.

Libya diktatörünün sözleri tanıdık mı?

Libya halkı özgürlük ve demokrasi talepleri ile haykırıyor, peki 42 yıldır halkını demir yumruk ile yöneten diktatörün verdiği cevap ne:

“Biz gidersek ülke bölünür, İslamcılar gelir, işgalciler geri döner, çok kan dökülür”

“Libya’yı İtalyanlara ya da Türklere bırakmadık, yine onlara terk etmeyeceğiz”

“Dış güçler bizi bölüyor, isyan edenler vatan hainidir”

Sanırım dünya çapındaki bütün ulusalcılar aynı argümanları kullanıyorlar, yalnız düşman adını değiştiriyorlar. Ama internet öyle güçlü ki hiç bir baskı rejimi halkını dünyadan koparıp kendi yalanları ile yönetemiyor. Değişime inananlar özellikle de gençler bütün baskı ve kısıtlamalara rağmen çıkış yolunu buluyorlar. Örneğin twitter üzerinde oluşturulan Libya Gençlik Hareketinin kurucusu Manchester’ta öğrenci olan Omar Al Barghati olaylar başlar başlamaz Amerika ve Kanada’da yaşayan birkaç arkadaşı ile irtibata geçip haber merkezi kurmuş. Ardından Libya’daki kuzenleri ve dostlarını arayarak kendi mail adreslerini yaymışlar ve birçok kaynağın numaralarını toplamışlar. Bu sayede Libya’dan en güvenilir haber kaynağı haline gelmişler.

Bu arada demokrasi ve özgürlüklerin güvencesi silahlı güçler ya da bir avuç güç sahibi seçkin değil bizatihi halkın kendisidir. Eğer buna inanmıyorsanız lütfen kendinizi demokrat (sosyal ya da muhafazakar) olarak tanımlamayınız.

Değişim Mısır’da

Her ne kadar Mısır’ın başındaki diktatör, İsrail’deki ulusalcıların desteği ile direnmeye çalışsa da değişimden kaçma imkanı yok. Ülkemizdeki ulusalcılar başlarda ortadoğudaki bu değişim dalgasını kendileri lehine görmek istediler ve diktatör olarak gördükleri hükümetin bu dalga ile gideceğini ümit ettiler ama zaman geçtikçe özellikle algı düzeyi yüksek olan ulusalcılar ortadoğuda gidenler ile kendileri arasındaki benzerliği görmeye başladı. Ayrıca Türkiye’nin coğrafi konumunun batıdaki gibi bir demokrasi için uygun olmadığı tezleri, ortadoğudaki bu değişimin tamamlanması ile toptan çökecek. Bu yüzden başlarda destekler gözüktükleri ortadoğudaki değişime, çeşitli gerekçeler ile karşı çıkmaya başladılar (başa dinciler gelebilir gibi mazaretler). Aslında korktukları dincilerin (dini kullanan ulusalcılar) başa gelmesi değil, hatta başa gelmelerini ve aşırı politikalar uygulayarak kendilerini haklı çıkarmalarını isterler, asıl korktukları insan olarak bile görmedikleri ortadoğu halklarının gerçek bir demokrasi tesis etmeleridir. Çünkü bu durumda asalet ve üstünlüklerini dayandırdıkları bütün argümanlar çökmüş olacak, aşağıladıkları insanlar ile eşit olduklarını kabul etmek zorunda kalacaklar. Bir ulusalcı için en korkunç durum bu olsa gerek, hor gördüğü, hatta insan yerine bile koymadığı, aşağılayıcı isimler taktığı kişiler ile eşit olduğunu kabul etmek. Dünya çapındaki bütün ulusalcılar bu sondan kaçabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar ama Mısır’daki isyan başladığında bir muhabirin dediği gibi “Değişim başladı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”

Tunus’ta neler oluyor?

Bir tarafta janjanlı isimler verilmiş devrim söylemleri (twitter, facebook devrimi gibi), bir tarafta komplo teorileri ama hiç kimsenin red edemeyeceği bir gerçek var ortada: Tunus’ta ulusalcı devletlerin başa getirdiği ve son ana kadar desteklediği diktatör rejimin yolsuzluk ve baskısından ve dünya çapındaki ekonomik kriz ile oluşan işsizlikden bunalan insanlar sonunda isyan etti. Teknoloji ile küçülen, birbirine yakınlaşan dünyamızda şoven söylemler, silah ve şiddete dayalı baskı ile insanları yönetmenin imkanı kalmamıştır. İnsanlar internet ve televizyon sayesinde dünyayı görmekte, daha fazla demokrasi, özgürlük, adalet ve refah talep etmektedir. Ulusalcı sistemler artık bu talepler karşısında çaresiz kalmakta ve çökmektedir. Bu diktatörlükleri oraya yerleştiren ulusalcı devletler o kadar çaresiz durumdalar ki, son ana kadar Tunus’a askeri müdahaleden bahseden Fransa, Bin Ali’yi kendi ülkesine kabul bile edememiştir.

Dünya değişmektedir, bunu algılayıp ona göre politika geliştirebilenler geleceğin dünyasında yer alabilecektir. Diğerleri için üzgünüm. Dili, dini, rengi farklı ama amacı barış ve iyilik olan tüm kardeşlerimin Allah yardımcısı olsun.