Kriz nasıl bitecek?

Ulusalcıların sıkça dile getirdiği soru bu: “Kriz nasıl bitecek?” Tabi yaptıkları analizlerde ulus-devlet modeli bazında olduğu için bir çıkış yolu bulamıyorlar. Bulabildikleri tek çözüm bir savaşın çıkması. Fakat bunun çözüm olmadığını Cemil Ertem’in aşağıdaki yazısında görebilirsiniz:

” Bu kriz, kapitalizm tarihindeki en önemli dönüşümlerden birini gerçekleştirecek kadar derin. Bu anlamda yaşadığımız dönüşüm, ne 20. yüzyılın başındaki ulus-devletleri oluşturan savaşlara ne de 1929 büyük krizinin İkinci Dünya Savaşı’yla sonuçlanan paylaşımına ve yeniden yapılanmasına denk geliyor. Her iki büyük dünya savaşı aslında birbirini tamamlayan paylaşım savaşlarıydı. Ancak bu savaşlar, bugünkü krizi oluşturan kapitalizmin dinamiklerini ortaya çıkardılar. Özellikle, ikinci savaş, bugün krizin kaynağı olan ABD’nin hegemonyasına dayalı sistemi oluşturdu.

Madeleine Albright, ABD Dışişleri Bakanıyken, ‘Güç kullanmak zorundayız, çünkü biz Amerikayız’ diyordu. Yani ABD, uluslararası hukuku çiğneyerek sistemin bekası için savaş çıkartabilir bu da meşrudur anlamına gelen bu anlayışı, ABD yıllardır sürdürdü. Bu anlayış, sürekli savaş halini anlatır aynı zamanda. Bu sürekli savaş hali, bugünkü krizi oluşturan ekonomik sistemin en önemli dinamiği olarak var oldu.

İkinci savaştan sonraki ABD egemenliği, savaş olgusunu, hâkim ulus-devletlerin çatışması olmaktan çıkartarak, küresel ve sürekli bir şiddet hâkimiyetine dönüştürmüştür. Bir müddet sonra dünya sistemi, refah devletinden (welfare state) savaş devletine (warfare state) geçmiştir. Bu şu anlama geliyor; ulus-devletler, ABD egemenliğinde, insan haklarını, hatta mülkiyet haklarını ihlal eden ve şiddetle, terör yaratarak egemenliklerini sürdüren bir aşamaya geçmişlerdir. Bu geçişin tarihi, 1970’lerin başıdır.

Grafikte bu trendi görüyorsunuz. Bugünkü krizin siyasi kaynağı olan toplumsal kargaşa ve savaşlar, doksanlı yıllara kadar sürekli artmış ve sistem kendisini savaşa dayalı olarak üretmiştir. Ancak doksanlı yıllardan itibaren Latin Amerika’dan başlamak üzere savaşların azaldığını görüyoruz. Savaşların azalmasına karşın sistem, düşen kar oranlarını finansal yapıyı ‘şişirerek’ telafi etmiş ve bizi krize götüren 600 trilyonluk balon yaratılmıştır.

KRİZ YALNIZCA ‘ESKİ’ SEKTÖRLERDE VE FİNANSAL YAPIDA

Bugün yaşamakta olduğumuz büyük dönüşüm, aslında geride kalan ve savaşa dayalı sektörlerle bu sektörleri besleyen finansal yapıya kriz olarak yansıyor. Mesela marka ve teknolojiyi öne çıkaran bilişim devleri, ürün üstüne ürün çıkartıyor ve yok satıyor. İletişim teknolojileri, fizik, nükleer fizik, gen teknolojileri, tıp ve ileri bilgi işlem teknolojilerinde, bunların ürüne dönüştürülmesinde niye kriz yok… Kriz, silah sanayilerini oluşturan, sanayi kapitalizminden kalma sektörlerde ve onları besleyen finansal sistemde… Ama bu sorunlu yapıyı, 20. yüzyılın başından beri sürükleyen gelişmiş ulus-devletler de bugün çok ciddi siyasi kriz içindeler. Suriye’yi ve İsrail’i yaratan da onlardır ama şimdi hem Suriye’den hem de İsrail’den kurtulmak o kadar kolay değil. Suriye’deki iç savaşa varan siyasi krizi, siz bugün Yunanistan’ın ve Akdeniz Avrupası’nın ekonomik krizinden ayrı tutamazsınız.

Bu açıdan savaş, tam da bu krizi ve onun siyasi yapılarını üreten bir dinamiktir. Savaşa dayalı Askeri Keynescilik, 1929 krizindeki ‘talep yetersizliğini’ aşmıştır ama bugün krizi oluşturan dinamik, savaşı oluşturan bütün ekonomik ve siyasi yapıların yerinde durmalarında ısrar ediyor. Bu açıdan bugün savaş çözüm değil tam aksine krizi derinleştirecek bir yöntemdir. Çünkü bu kriz, ne bir teknoloji tıkanıklığı ne de talep yetersizliği krizidir.

Peki o zaman çıkış nasıl olacak? Bunun da cevabı Ahmet Altan’ın yazısında:

” Ekonomide ise daha da ciddi felaketler yaşıyorlar. Yunanistan düpedüz battı. İtalya, İspanya, Portekiz, İzlanda, Macaristan sallanıyor. Avrupa Birliği ne yapacağını tam kestiremiyor. Dünyanın “süper gücü” Amerika’nın, borç sorunları yaşadığı için “kredi notu” düşürüldü. Çok garip ve dengesiz bir görüntüleri var gelişmiş ülkelerin. Bir uçlarında “uzay teknolojisi”, diğer uçlarında ise büyük bir beceriksizlik ve şaşkınlık duruyor. Teknolojileriyle yeni bir çağ yarattılar. Ama belli ki bu yeni çağa uygun biçimde örgütlenemediler. Toplumlarını bu yeni çağa hazırlayamadılar. Üretimde “insan” yerine robotlar kullanıyorlar ama işlerini robotlara kaptıran kalabalıkları ne yapacaklarını planlayamıyorlar. Yağma çetelerinin bile kullandığı “twitter” teknolojisine sahipler ama bu “twitter” çağına uygun bir devlet örgütlenmesi oluşturamıyorlar. Hâlâ geçen yüzyılın finans sistemini sürdürmek için uğraşıyorlar. Eğitim sistemini yenileyemediler. Yeryüzündeki gelir dağılımı adaletsizliğinin ve işsizliğin yarattığı büyük göç dalgalarının yol açtığı “ırkçılığa” karşı kitlelerinin toplumsal bir hazırlıkları yok. Küreselleşmenin mucidi onlar ama küreselleşmeye uygun bir zihinsel iklimi oluşturmakta çok geç kaldılar, en “elit” kesimlerinde bile “milliyetçilik” duyguları kuvvetli, bir keresinde bir Alman politikacıya, “Siz önce Avrupalı sonra Alman mısınız yoksa önce Alman sonra Avrupalı mısınız” diye sormuştum, hiç düşünmeden “Önce Almanım” demişti. Hem bir “birlik” kurup hem de o birliğin “doğal” bir parçası olmaz, o birliğin içinde kendinizi hep o birlikten başka biri olarak algılarsanız, bugün yaşananlar yaşanır işte, birlik içindeki üyeler birbirini kandırmaya uğraşır. Gelişmiş olmanın en önemli özelliklerinden biri “ders çıkarma” yeteneğine sahip olmak sanırım. Bu yaşananlardan dersler çıkarıp kendilerini düzelteceklerdir ama korkarım “ders” biraz uzun sürecek. Ve, dünyayı da etkileyen epey sancı çekilecek.”

Kısaca ulusalcı metodlar ile bu krizden çıkmanın imkanı yok. Ulusalcıların değişimi yani gerçek demokrasiyi kabul edip, ona uygun bir düşünce ve söylem yapısı geliştirip, bu yapıyı kurumsallaştırmadıkları sürece bu kriz devam edecek.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir